HEİDEGGER’İN KULÜBESİ
- Murat ÇELİK
- 7 Şub
- 4 dakikada okunur
Bu yazı, Todtnauberg’e yönelik metinsel bir hac yolculuğu değildir. Varlık ve yer arasındaki ilişkiye dair bir düşünmedir.

Martin Heidegger, 26 Eylül 1889’da Kara Orman’ın sınırına yakın bir kasabada doğmuştur. Babası kilise hademesi, annesi ev hanımıdır. Ailesinden dolayı genç Heidegger kilise ile iç içe büyümüştür. 1917’de I. Dünya Savaşı sırasında ekonomi öğrencisi Elfride Petri ile evlenir. İki oğulları olur. Freiburg Üniversitesinde tanınmış filozof Edmund Husserl’in asistanı olarak ders verir. Being and Time (Varlık ve Zaman) adlı kitabını bu dönemde yazmıştır.
1933 Nisan’ında Freiburg Üniversitesi Rektörlüğünü kabul eder, Nazi Partisine katılır. Rektörlükten 1934 Nisan’ında istifa eder; bir rivayete göre yönetimden hayal kırıklığına uğrayarak araştırma ve öğretime geri dönmüştür. Heidegger, 26 Mayıs 1976’da Freiburg’da vefat etmiştir.

Kulübe
1922 yazında Martin Heidegger, Kara Orman dağlarının yükseklerinde bir eve yerleşir. Heidegger bu yapıya “Die Hütte”, yani “kulübe” der. Bu kulübede çoğunlukla tek başına, elli yılı aşkın süre düşünmüş ve yazmıştır.
Heidegger iki yerde yaşamıştır: Freiburg’daki evi ve Todtnauberg’teki kulübesi. Kulübe, Todtnauberg’in yukarısında ki vadide, ormanın başladığı sınırda yer alır. Kara Orman’ın yükseklerinde sular kaynaklarından fışkırır; Avrupa’nın en uzun iki nehri, Ren ve Tuna, bu dağlardan doğar. Bölge Almanya–İsviçre sınırına yakındır. Yamaçlarından bakıldığında Fransa’daki Vosges Dağları’ndan İsviçre Alplerine kadar geniş bir manzara görülür. Yazları sıcak güneşli, sık sık kısa yağmurlar ve sis görülür. Kışın kar bahara dek erimez.
Kulübe yaklaşık altı metreye yedi metredir. Güneye bakar. Üç ana odaya sahiptir: ön oda, yatak odası ve çalışma odası. Dekorasyonu son derece sadedir. Kulübenin sağında aşağı doğru akan küçük bir dere, biraz ileride ise bir pınar vardır. Hava izin verdiğinde Heidegger dışarıdaki bir masada çalışmayı sever. Ön odanın duvarında Alman şair Friedrich Hölderlin’in fotoğrafı asılıdır.
Heidegger, üniversite ortamının derin düşünmeye olanak tanımadığını iddia eder. Onun taşrayı yeğlemesi, tüm yaşamı boyunca süren bir tercihtir.
Heidegger şehirdeki yaşamından “aşağıdaki” ya da “alttaki”, kulübedeki yaşamından ise “yukarıdaki” ya da “üstteki” olarak söz ederdi.

1934’te Almanya’nın en saygın akademik konumlarından biri olan Berlin’deki felsefe kürsüsü kendisine teklif edildiğinde, bu görevi reddetmiştir. Kulübedeki yaşamı, bu kararın arkasındaki gerçek sebeplerden biridir.
“Kara Ormanların güneyinde bir kulübe vardır. Bu benim çalışma dünyamdır… Soğuk kış akşamında sert bir kar fırtınası kulübenin etrafında kıyameti kopardığında, her şey karla kaplandığında; işte o zaman felsefenin yüksek zamanıdır.”
Oğlu Hermann Heidegger, babasının kulübenin su kaynağında özel bir anlam bulduğunu söyler. Bu pınardan çıkan su, içmek, yemek pişirmek ve yıkanmak için kullanılır; kulübedeki yaşamın sürekliliğini sağlar. Ancak suyun asıl kaynağının nerede olduğu hâlâ bilinmemektedir. Heidegger bunu hem fiziksel bir gerçeklik hem de bir metafor olarak görmüştür: Yaşamın kaynağı gizemlidir.
Tahta duvarlar, pınar suyu ve orman patikaları; onun felsefesinde varlığa açılan kapılardır. Ve belki de bu yüzden, her insanın içinde bir kulübe vardır; dış dünyanın gürültüsünden uzakta, sessizce düşünmeyi bekleyen bir yer. Heidegger’in düşüncesinde yer, “varlığın açığa çıkma mekânı”dır. Kulübe, onun için bu açığa çıkışın mümkün olduğu basitlik, sessizlik ve kökensellik mekânıdır. Dolayısıyla kulübe, insanın yerle ilişkisini, düşünmeyle birlikte var olma biçimini temsil eder. Heidegger, bir yazısında şöyle der:
“Ben kır manzarasını asla seyretmem. Onun sürekli değişimini, gündüz ve geceyi, mevsimlerin muazzam geliş ve gidişlerini deneyimlerim.”
Heidegger’in çalışma odasının penceresinin hemen önünde bir rüzgâr fırıldağı asılıydı. Kara Orman, filozof için o kadar önemliydi ki, öldüğünde mezarına ormandan alınmış birkaç dal ve o rüzgâr fırıldağının konulmasını istemiştir.
Martin Heidegger Yolu, üç kilometrelik işaret levhalarıyla dolu bir yürüyüş rotası olarak 2002 yılında vadide düzenlenmiştir.
Ziyaretçiler ve Tanıklıklar
Filozofun öğrencileri Heidegger’i kulübesinde ziyaret edebiliyordu. Felsefenin gizli kralı orada kendi akademisini kurmuştu. Yaz gündönümü kutlamalarında vadiye alev tekerleri yuvarlıyor, Heidegger güçlü kelimeleri arkalarından haykırıyordu. Bazen kulübenin yukarısındaki çimenlikte bir odun yığını tutuşturuluyor, ateş başında Heidegger konuşmalar yapıyordu. “Gecenin ateşi başında uyanık olmak…” diye başlar, ardından sevgili Yunanlılarına seslenirdi: Parmenides Todtnauberg’de. Bu atmosfer, bir izci kampı ile Platon’un Akademisi’nin bir karışımı gibiydi.
Heinrich Wiegand Petzet, Heidegger’in biyografisini yazmıştır. Ziyaretlerinde genellikle hava alacakaranlığa dönene kadar patika yürüyüşleri yaparlardı. Bu yürüyüşler sıklıkla ormanın ötesine, dağın diğer tarafına kadar uzanırdı. Yürürken filozoflardan ve dönemin güçlü şairlerinden söz ederlerdi: Rilke, Gottfried Benn, Joseph Conrad…
Bir diğer ziyaretçi olan Max Kommerell şöyle der:
“Heidegger’in yüzüne iyice bakma fırsatım oldu; kahverengi ve gergin ama hiç de köylüvari değil. Yüzü küçük, zarif, biraz üzgün. Gözlerinde belli bir kaybolmuşluk var; bu, aklın şüphe duymasının en titiz tecrübelerinden sonra şüphenin diğer tarafına ulaşmış ve kimseyle paylaşmadığı kesinliklerle yaşayan birine ait bir kaybolmuşluktur.”

Kulübenin yıllar içinde farklı alanlardan misafirleri olmuştur. Fizikçi Werner Heisenberg, düşünür Hans-Georg Gadamer ve gazeteci Rudolf Augstein gibi isimler Todtnauberg’e uğramış; kulübe yalnızca bir düşünme mekânı değil, aynı zamanda fikir alışverişinin yapıldığı bir sığınak hâline gelmiştir. Şair Paul Celan’ın 1967’deki ziyareti ise bu buluşmalar arasında en çok yankı uyandıranıdır; Celan bu deneyimi ünlü “Todtnauberg” şiirine dönüştürmüştür.
Yakın dönemde ise, Türkiye Cumhuriyeti MİT Başkanı İbrahim Kalın, Todtnauberg’i ziyaret etmiş ve Heidegger’in Kulübesine Yolculuk adlı kitabında bu yolculuğundan bahsetmiştir.
Taşrada İnziva Mekânları
Taşrada inzivaya çekilen başka ünlüler de vardır.
17. yüzyıl Japon haiku şairi Matsuo Bashō’nun seyahatleri sırasında konakladığı küçük kulübeler, Hölderlin’in Tübingen’deki kulesi, Goethe’nin Weimar’daki Gartenhaus’u ve Nietzsche’nin Avusturya Alplerindeki Sils-Maria’daki evi bu tür mekânların erken örnekleridir.
Amerikan edebiyatında önemli bir yere sahip olan Henry David Thoreau’nun Walden Pond’daki kulübesi, filozof Ludwig Wittgenstein’ın Norveç’in Skjolden kasabasındaki inziva evi ve Carl Gustav Jung’ın Zürih Gölü kıyısındaki taş evi, düşüncenin doğa içinde şekillendiği yerler olarak sayılabilir.

Amerikalı yazar J. D. Salinger, Cornish kasabasına yerleşmiş; ömrünün büyük kısmını burada sessizlik içinde geçirmiştir.
Benzer biçimde, İngiliz yazar Virginia Woolf, Sussex’teki Monk’s House’u; Henry Miller’ın Kaliforniya Big Sur’daki evi de sayılabilir.
Heidegger’in Kara Orman’daki kulübesi, bu yapıların içinde özel bir yere sahiptir.
Kaynakça
Heidegger, Martin. Varlık ve Zaman. (Çev. Kaan H. Ökten). Agora Kitaplığı, 2008.
Heidegger, Martin. İnşa Etmek, Oturmak, Düşünmek. (Çev. Levent Özşar). Avesta Yayınları, 2001.
Kalın, İbrahim. Heidegger’in Kulübesine Yolculuk. İnsan Yayınları, 2021.
Petzet, Heinrich Wiegand. Martin Heidegger’le Karşılaşmalar ve Konuşmalar. (Çev. Niyazi Kahveci). Hece Yayınları, 2013.
Sharr, Adam. Heidegger’in Kulübesi. (Çev. Engin Yurt). Dergah Yayınları, 2016.
Thoreau, Henry David. Walden (Çev. Aykut Örküp). Zeplin Yayınları, 2014.




Yorumlar